Alışkanlıkların Tutsaklığı/Kitap Yorumu

 "Bir diğerinin budala ve kötü bir insan olduğunu ilan eden herkes, o insan en nihayetinde öyle olmadığını gösterdiğinde rahatsız olur."


Yazar: Friedrich Nietzsche
Çeviri: Gizem Topönder Çırakoğlu
Sayfa Sayısı: 101
Yayınevi: Zeplin Kitap


Friedrich Nietzsche felsefi kişiliği ve bakış açısıyla benim için her zaman merak uyandıran bir filozof olmuştur. Henüz okumak istediğim kadar kitaplarını okuyabilmiş değilim ama bu derleme onun dünyasına giriş mahiyetinde oldu. Alışkanlıkların tutsaklığı, Nietzsche'nin hayata, insanlığa, ahlaka, iyiliğe, kötülüğe, sevgiye, nefrete, arkadaşlığa, kadın- erkek ilişkilerine dair düşüncelerinin derlendiği ve başucu olabilecek bir kitap. Okumanızı öneririm, şimdiden iyi okumalar.

"Sevilme isteği kibirlerin en büyüğüdür." (Sayfa 7)

"Arkadaşsızlık, kıskançlığa ya da kibre işaret eder. Birçok insan arkadaşlarını, kıskançlığa sebebiyet vermeyen şansı durumlara borçludur sadece." (Sayfa 8)

"Bir polemiğe cevap vermenin her iki taraf için de en tatsız yolu, sinirlenip sessiz kalmaktır, çünkü saldırgan kişi sessizliği genellikle bir küçümseme göstergesi olarak algılayacaktır." (Sayfa 12)

Film Yorumu: Frances Ha

"Birbirini en çok sevenler birbirine en az benzeyenlerdir; herkes kendine benzeyeni değil, tam karşıtını arar; nasıl ki kuru ıslağı, soğuk sıcağı, tatlı acıyı, keskin körü, boş doluyu, dolu boşu ister; çünkü her şey kendi karşıtı ile beslenir; benzerin benzere hiç faydası yoktur." Şölen- Dostluk, Platon


Frances Ha
Yönetmen: Noah Baumbach
Türü: Dramatik komedi
Yapım Yılı: 2012
Oyuncular: Greta Gerwig, Mickey Summer, Michael Esper

Fragman:
Kendinizi hiç hayata geç kalmış, yetişememiş hissettiniz mi ya da çevrenizdeki insanlar bir şekilde işine, okuluna, aşkına tutunup yaşamına devam ederken sizin öylece durup onları izliyor oluşunuzu fark ettiniz mi?

İşte film tüm bu soruların arasında sıkışıp kalmış ve ne yöne gideceğini kestiremeyen Frances Ha'nın hikayesine tanık olma fırsatını bizlere sunuyor. Frances akıllı, yetenekli, okumaya meraklı, kariyerini dans etmek üzerine kuran ama bu dünya formlarına uymayan genç-yetişkin bir kadındır. Bunun yanı sıra 'çıkılamaz' diye tanımlanan, hayallerine erişememiş ve de hayata tutunamamış biridir. 

Belki de çoğumuzun uymak zorunda kaldığı bu düzene karşı koymak için çok iyi bir dansçı olmayı en büyük hayali yapmıştır, kim bilir?

New York'ta en yakın arkadaşı Sophie ile aynı evi paylaşan Frances, arkadaşının evden ayrılmasıyla büyük üzüntü duyar. Çünkü Sophie yanındayken onun şu anda hayatın neresinde olduğu pek de önemli değildir. Sophia'nın gidişiyle Frances gözlerini kendisine çevirir ve hayata bulunduğu yerden artık devam edemeyeceğini anlar. Böylece 27 yaşında ne artık genç ne de erişkin hisseden Frances Ha kendisini bir geçiş döneminde bulur ama çocuksu ruhu ve büyümeyi reddeden karakteri için bu bir işkence haline halini alır, sürekli bocalar. Sophie hayatını düzene koyup yaşarken Frances bir süre daha yerinde sayan ve bu ayrılıktan daha çok yara alan taraf olarak yaşar.


En dibi gördüğünde ise kendisi için bir şeyler yapmanın zamanı geldiğini fark eder ve o da kendi yolunda yürümeye karar verir.

Bu film bir insanın düştüğü yerden kendinden destek alarak ayağa kalkmasının sıcacık ve de hüzünlü hikayesini ele alıyor. Siyah-beyaz oluşuyla ve harika müzikleriyle film bir bütün içerisinde izleyicisiyle buluşmuş. İzlemenizi öneririm, şimdiden iyi seyirler.


"Etrafımızda başka bir boyut var ama bizde onları algılama yeteneği yok."   








Jane Eyre/Kitap Yorumu

"Kendimi umursuyorum ben. Ne kadar yalnız, ne kadar kimsesiz, ne kadar kolsuz kanatsız kalırsam kendimi o kadar sayacağım."


Yazar: Charlotte Bronte
Çeviri: Nihal Yeğinobalı
Yayınevi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı:626
Merhabalar, bugün benim için pek çok yönden özel olan bir kitapla geldim: Jane Eyre.

Victoria döneminde yayınlanan Jane Eyre, o döneme ait olan tabuları yıkmıştır. Kadınların kendilerine, mesleklerine, davranışlarına, yaşayış biçimlerine ilişkin olan ve kabul görmüş düşünceleri reddeden güçlü bir eser. Yazar Charlotte Bronte kadın yazarların pek hoş karşılanmamasından dolayı Currel Bell takma ismiyle eserini 1847'de yayımlıyor. Özellikle kadınları baskı altında tutan ve her yönden kısıtlayan o zamanda bile aklına, kalbine ve kalemine söz geçiremeyip Jane Eyre'i bizimle paylaşması hayranlık uyandırıcı.
Romantizmin önemli eserlerinden olan kitabın konusu, dili öyle samimi ki Jane Eyre'den kitap olarak değil de bir arkadaşımın hikayesi olarak bahsetmek geliyor içimden. Kitapta yazarın romana ara verip bizimle konuşması bunun en önemli sebeblerinden.

Jane Eyre'i anlatacak olursam. Jane daha küçük yaşında yetim kaldığı için amcasının himayesinde olan bir kızdır. Amcası ölünce vasiyeti üzerine bakımı yengesine kalır. Mrs. Reed (Yengesi) Jane Eyre'i hiç kabullenemez ve onu aptal, şımarık ve sorumsuz bir çocuk olarak görür. Bu düşünceleri çocuklarına da yansır ve onlar da Jane'i benimseyemez ve türlü eziyetler ederler. Bu eziyetler zaten hassas, kırılgan bir çocuk olan Jane'in hem ruhunu hem de bedenini yaralar. Jane bu gördüğü muameleler yüzünden hasta olduğunda bir doktor eve çağırılır ve bu doktor Jane'nin Lowood okuluna gitmesine vesile olur. Mrs. Reed Jane'in evden uzaklaşacağından dolayı doktorun önerisini seve seve kabul eder.

Lowood okulu birçok yaştan kızı her yönden -resim, edebiyat, dikiş, nakış, dil- eğitmek için etraftaki zengin ailelerden toplanan bağışlarla dönen bir kurumdur. Jane burada çok şeyle sınanır, birçok zorlukla karşılaşır ama Jane bu zorlukların çoğundan kendini bir üst noktaya çıkaran fikirler, duygular öğrenmiş ve bakış açıları edinmiştir. Kendisini çok çalışmakla eğitmiş, artık yetkin, ayakları yere basan, ilkeli, gururlu, istemediği durumlar karşısında boyun eğmeyen bir genç kızdır.Bu özelliklerin Jane'in hayatını yönlendirmede etkisi büyüktür. Öğrenim görmeye diye geldiği bu okulda artık o bir öğretmendir. Okulun tek iyi yanı olan biricik öğretmeni evlenip okuldan ayrılınca Jane için burası artık katlanılmaz bir yer olur. Hayatında yeni maceralar, farklılıklar, onu hayat hakkında büyütecek ve geliştirecek yeni ortamlar arzu eder. Okuldan ayrılmanın yollarını arar ve mürebbiyelik yapacağına dair gazetelere ilan verir böylece Thornfield malikanesinin kapıları Jane için açılır.

Jane'i orada bekleyen sadece minik öğrencisi değildir, hayatının aşkıyla da burada karşılaşır. Çevresince huysuz, aksi, çirkin vs. diye tanımlanan konağın sahibi Bay Rochester için Jane, ruhunu saran kasvetten kurtaran bir güneş gibidir. Birbirlerini zıtlıklarla tamamlayan aşıkların önündeki engel yüzünden Jane biricik aşkından çok uzaklara savurur kendini. Gittiği yerde yeni bir hayata, mesleğe, onu seven insanlara, maddi güce sahip olsa da aklı geldiği yerde, efendisindedir.
Jane'i bu noktada çok önemli bir yol ayrımı bekler. Ya aşk ve sevgiden uzakta bir evlilik yapıp mutsuz bir hayat sürecek ya da kendi tabiatına uyup kalbinin sesini dinleyecek.

Jane'nin aklıyla kalbi arasında kaldığındaki dik duruşu beni çok etkiledi. Böyle bir durumda olsam ne yapardım diye düşündürdü. Salt kalple sevmenin ne olduğunu Jane okuyuculara epeyce hissettiriyor.
Anlatımı sizlere de okumak için bir şeyler kalsın diye burada bitiriyorum. Jane'i anlatmak da okumak kadar keyifli. Roman kahramanımızdan ayrılacağım için pek üzgünüm ama her güzel şeyin bir sonu vardır.

Kitap; edebiyat dünyası, o günün şartları ve günümüz için dahi önemli bir yapıt. Okumanızı öneririm, şimdiden iyi okumalar.


"Tanrının her yerde olduğunu biliriz; ama O'nun varlığını en çok, yapıtlarını gözlerimizin önünde bütün görkemiyle gördüğümüz zaman duyarız. Gecelerin bulutsuz göklerinde. O'nun yarattığı dünyaların sessiz sedasız dönüp savrulduklarını seyrettikçe Tanrı'nın sonsuzluğunu, sonsuz kudretini, her yerde varoluşunu en açık biçimde algılarız." (Sayfa 454)

"İnsan yaradılışı kusurludur. En parlak yıldızların bile üzerinde lekeler vardır. Miss Scatcherd'inki gibi gözler yıldızların parlaklığını görmezler de ancak bu ufak tefek lekeleri seçerler." (Sayfa 97)




Doğu Yolculuğu/Kitap Yorumu

    "Hayatımı ona yeniden bir anlam katarak kurtarmak istiyorum."


Yazar: Hermann Hesse
Çeviri: Zehra Aksu Yılmazer
Yayınevi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı: 77
H.H isimli karakterimiz bir parçası olmanın zor olduğu yüce amaçlar için kurulan bir Cemiyetle Doğu Yolculuğuna başlar. Herkes ayrı hayaller ve istekler için aynı yolda ilerler. Günler, geceler geçtikten sonra Cemiyetin en sadık hizmetkârı olan Leon ortadan kaybolur. Bunun ardından başta H.H olmak üzere birkaç kişinin daha Cemiyete ve bu yolculuğa olan inancı sarsılır. H.H bu durumun yanı sıra aradığı şeylerden ve kendine olan inancından da şüphe duymaya başlar ve en nihayetinde dayanamayıp Cemiyetten firar eder.

Cemiyetten ayrılmıştır ama hatıraları hep onunladır. Yaşadıklarını, hislerini ve yolculuğunu unutmamak, öyküsünü geleceğe taşımak adına kitap yazmaya karar verir;  ama her anı, her konuşma bölük pörçüktür. Hizmetkâr Leon ile karşılaşmasıyla o günlere dair anılar bir vücut bulmuş gibi karşısındadır artık. İşte bu noktada H.H kendini bir tür iç hesaplaşmada bulur.

Evet bu kısacık ama muazzam bir kalemle yazılmış öykünün konusu böyleydi. Doğu Yolculuğu belki de Hermann Hesse'nin diğer kitaplarına göre bir karakterin arkasına saklanma gereği duymadan kendinden bahsettiği bir öykü. İnancını sorgulamada kendi mahkemesine çıkıp kendini yargılayıp ve en sonunda kendini affetmesiyle gerçek düşüncesine kavuşmasının anlatısı bu.
Yazar kafasındaki karışıklığı eserine öyle iyi yansıtmış ki okurken ben de bir o yana bir bu yana savruldum. Onunla geçmişe gidip şimdiki zamana döndüm. Enfes bir anlatımla hatıralarına olan saygısından ve sevgisinden dolayı onları bir şekilde korumayı kendine yaşama amacı edinmiş bu adamla ben de yolculuktaydım sanki.
Her zaman söylediğim gibi çeviri yeterince iyi değilse kitaplardan alacaklarımız, yazarın anlattıkları hep bir eksik hep bir yarımdır. Zehra Aksu Yılmazer en karmaşık duyguları bile en anlaşılır haliyle bizlere sunmuş. 

Doğu yolcuğu, hayatımda güzel bir tattı. Okumanızı öneririm, şimdiden iyi okumalar.

"Belki de insanın yaşantı açlığından sonraki en büyük açlığı unutma açlığıdır." (Sayfa 41)


"İnsanın bir başkasını, hatta sırf kendini bile tanıması mümkün mü ki?" (Sayfa 51)

"İnsan yaşamını kavramaya ve haklı çıkarmaya yönelik her ciddi denemenin sonucu umutsuzluktur. yaşamın üstesinden erdemle, adaletle, sağduyuyla gelmeye yönelik her ciddi denemenin sonu umutsuzluktur." (Sayfa 70)

Dizi Yorumu: Coupling

Tür: Komedi
Senarist: Steven Moffat
Yönetmen: Martin Dennis
Yapımı: 2000-2004/ İngiltere
Dizi izlemeye uzuuuun bir ara vermiştim. Taa ki Coupling'le tanışana kadar. Bu kadar geç keşfettiğim için üzülüyorum. İngiliz BBC kanalı tarafından hazırlanmış dizi dört sezondan oluşuyor. Steve, Susan, Jeff(Favorim, en çok ona güldüm), Sally, Patrick ve Jane adlı altı kişilik arkadaş grubunda bence bizler için de yer var. Çünkü senarist her birinin karakterini diziye çok iyi yedirmiş, hiçbir karakter ve özelliği gerçek hayatta karşımıza çıkmayacak olanlardan değil böylece bu birbirini tamamlayan arkadaş grubunda biz de yerimizi alıyoruz :)

Durum komedisi de diyebileceğimiz dizi, bu arkadaş gurubunun başından geçenleri bizlere yansıtıyor. Kadın-Erkek ilişkileri, hayata dair bilinmezlikler ve anlaşmazlıklar işin içine komedi ve kaliteli replikler katılarak konuşuluyor.
Bölümlerin içinde olaylara kızların ve erkeklerin nasıl yaklaştığı ve nasıl düşündüğü de yer alıyor ve biz de bu sayede her iki tarafın da bakış açısına hakim oluyoruz. 
Farklı bakış açılarıyla tanışmak, kendi düşünceni sorgulamak. İki insanın hem ayrı hem de birlikte ne kadar mükemmel olabileceğini görmek. Bence dizinin en hoş kısımlarından biri de bunlardı. Üstelik kahkahalar eşliğinde :) 

İzlerken hoş vakit geçirebileceğiniz bir dizi olduğunu düşünüyorum, izlemenizi öneririm. Şimdiden iyi seyirler.

İnsanı Tanıma Sanatı/ Kitap Yorumu

                             

"Bir karakter özelliğinden söz açılabilmesi için, insanın çevreyle ilişkisinin göz önünde tutulması gerekir."


Yazar: Alfred Adler
Çeviri: Kâmuran Şipal
Sayfa Sayısı: 328
Yayınevi: Say Yayınları

 Bireysel psikoloji ekolü Alfred Adler'in okuduğum ilk kitabı. Neden bu kitabı okuma gereği duydum bilmiyorum. Belki kendimi anlamak belki de karşımdakini. Her ne içinse birkaç cevap bulabildim. Sonuç olarak İnsanı Tanıma Sanatı okumaktan memnun olduğum bir kitap oldu. Sizin de okumanızı öneririm.

Kitaba gelirsem, ilk bölümü Adler'a ayrılmış. Onun psikoloji biliminde yürüdüğü yol, kariyeri, psikolojinin yapı taşlarından olan Freud ve Jang'dan ayıran ve birleştiren yönü ve bu kitabı yazma amacı uzunca açıklanmış.
Kitabın içinde bu bölümlere yer verilmesi okuyucu açısından hem okuyacaklarına hazırlık hem de kimi okuduğunu anlaması için bir ön hazırlık niteliği taşıyor. Ben okurken kitaba kendimi daha hazır buldum.

Akıcı ve anlaşılabilir bir dili ve çevirisi olduğundan zaten kitapta da bahsedildiği gibi herkesin okuyabileceği bir eser olmuş. içinde anlatılanlara ek olarak daha iyi kavranılması için konular gerçek yaşamdan danışan hikayeleriyle pekiştirilmiş. Sanırım hedeflenen her kesime ulaşma fikri bu sayede başarılmış.

Ne anlatıyor bu kitap diye sorarsanız, bir şeyler anlatmaktan ziyade bir şeyler öğretiyor diyebilirim. Kitap konularıyla geniş bir yelpazeye sahip ve bu konular da kendi içinde başlıklara ayrılıyor. İnsan ruhu, çocuk ve toplum, erkek ve kadın ilişkisi, karakter bilgisi gibi gibi birçok başlık. İnsana dair her noktaya değinen kitap, bizim elimizden tutup belki klişe olacak ama çocukluğumuza götürüp oradan da çevremiz ve kendimiz hakkında bilgiler edindirerek bizi tekrar günümüze getiriyor. Günümüze gelmişken öğrendiklerimizle başka biri olabilmemizin şansını veriyor ve çevremize başka bir gözle bakmamıza olanak sağlıyor. Böylece kendimizi ve etrafımızdaki insanları daha çok tanıyan, nasıl bir tutum sergilememiz gerektiğini bilen ve uygulamaya cesareti olan bireyler olmuş oluyoruz. Bunları sağlam psikoloji temeline dayandırarak bize sunulduğu için de işimiz daha kolay oluyor.

İnsanı Tanıma Sanatı'nı iyi ki okumuşum diye düşünüyorum ve şimdiden siz de iyi okumalaar.

"Yaşamın güçlüklerinden geçerek gelen, harcadığı çabayla bataklıktan kendini kurtaran, tüm zorlukları geride bırakıp yüksek bir düzeye ulaşan biri, yaşamın iyi ve kötü yanlarını herkesten iyi bilir. Bu konuda kimse su dökemez eline, özellikle doğru yoldan ayrılmamışlar kendisiyle boy ölçüşemez." (Sayfa 34)

"Bir kimsenin kendisi hakkında ya da başkalarının onun üzerinde ne düşündüğü değil, toplum içindeki genel tutumu önemlidir; bu dünyada nasıl bir amaç güttüğü ve neyin kendisini ilgilendirdiği, söz konusu tutum tarafından belirlenir." (Sayfa 128)

"Biz yalnızca bizi tedirginliğe sürükleyen, yerle gök arasında akıl ve hayalimizden geçirmeyeceğimiz kadar çok gizin saklı bulunduğu inancını bize vermeye elverişli olayları duyar, işitiriz." (Sayfa 145)

Altın Cariye Safiye/Kitap Yorumu

   


Altın ihtişam demekti. Kendi seçmişti bu kumaşı. Görünce içinde bir şeyler kıpırdanmış, Venedik'teki altın varaklarla kaplı salonlar gelmişti aklına. İhtişamın bir parçası değil, ta kendisi olmalıydı Safiye. Daha çocuk denecek yaşta içine sürüklendiği karanlığın izleri ancak bu rengin ışıltıları silebilirdi.


Yazar: Demet Altınyeleklioğlu
Sayfa Sayısı: 834
Yayınevi: Artemis Yayınları
Demet Altınyeleklioğlu'nun Osmanlı sultanlarını konu eden romanlarının bir diğer kitabı Altın Cariye Safiye. Kitap Safiye'nin önceki hayatından yani Sofia Baffo iken değil satılmak için kaçırıldığı zamanlardan başlıyor. Altın Cariye Safiye kitabı Safiye ve Nurbanu arasında paylaştırılmış gibi ki bu Cariyenin Gelini Nurbanu kitabının devamını okumak açısından güzeldi. Anlatım tarzı, hikayesi, ilerleyişi ve Safiye'yi anlatmada verdiği detaylar bakımından yerli yerindeydi. Kolay okunan akıcı bir kitap ama ben ders çalışmak zorunda olduğumdan sık sık ara verdim ve bu yüzden geç bitirdim. Okumaktan keyif aldığım Sofia Baffo'nun ve Safiye Sultan'nın iç dünyası, hırsı, özlemi, aşkı, çaresizliği incelikle işlenerek anlatılmış bir kitaptı okumanızı öneririm.

Kitabın konusuna gelecek olursam, Nurbanu Ⅱ.Selim'in saltanatına ve tahtına oğlu Ⅲ. Murad gölge olmasın diye Murad'ı zevk ve sefa ile bu düşüncelerden, kışkırtmalardan uzak tutmak ister. Bunun için de oğluna sürekli birbirinden güzel cariyeler hazırlar. Ⅱ.Selim ölüp taht Murad'a kalınca Murad halâ şehzade olduğu günlerdeki gibi saltanat yerine keyfi ve cariyeleriyle meşguldür. İpleri Sokullu Paşa'nın eline vermek istemeyen Nurbanu, Murad'ın bu halinden hiç memnun değildir.
Harem dedikoduları yayılırken Nurbanu buna bir son vermek ister. Oğlunun haremini dağıtıp Osmanlının gelecekteki sultan gelinini aramaya koyulur. İşte o zamanlar bol bol altınlarla altın saçlı Sofia Baffo'yu cariye olarak yanına alır.

Safiye uzun bir süre Valide Nurbanu Sultan'ın yanında her şeyi öğrenmesi için eğitilir. Dininden, dilinden, kendinden vazgeçmesi beklenir Sofia'dan. Sık sık ikilem arasında kalan Sofia, içten içe kendisini bu duruma sokan Nurbanu'ya diş biler ve Nurbanu aslında kendine tehlikeli bir rakip yaratmış olur. İlkin bunu sezse de kendi gücünden çok emin olduğu için pek aldırmaz.


Sofia Safiye olduktan sonra Nurbanu güzeller güzeli Safiye'yi Murad'a sunar. Safiye büyük yardımlarla ve dillere destan güzelliğiyle Sultan Murad'ın gönlüne girer.


Gün geçtikçe haremde güçlenen Safiye'nin yükselişi Nurbanu için tehdittir ve ondan kurtulmak için her yolu dener fakat boynuz kulağı çoktan geçmiştir. Bu kısımlarda bol bol Safiye ve Nurbanu'yu karşı karşıya görüyoruz.

Safiye artık Sultan olmak istediğinde gözünü kırpmadan kuzeni Valide Nurbanu Sultan'dan vazgeçer. Sofia artık o çok özendiği Valide Nurbanu Sultan'ın yerinde ve yeni mücadeleler içindedir.


"Hasretle yaşamak, her gün, her seste, her renkte, her kokuda, her notada toprağını, suyunu hatırlamak bin kere ölmek demekti." (Sayfa 45)

"Mezarlar görmesini bilene çok şey öğretir." (Sayfa 163)

Haset ve Rekabet/Kitap Yorumu

                                         

Haset aslında gizli bir hasret olabilir mi? Haset ve rekabet sadece keskin ve yıkıcı yönleriyle mi yaşanır? Yoksa rekabet ivme kazandıran bir duygulanıma haset ise ilham kaynağına dönüşebilir mi?


     Yazar: Leyla Navaro
Sayfa Sayısı: 151
Yayınevi: Remzi kitabevi
                                                         
Psikolog Leyla Navaro'yu youtube'da rastladığım TEDx konuşmasıyla tanıdım. Konuşmanın konusu haset ve kıskançlıktı. Kendi deneyimlerini de içine katarak harika bir konuşma hazırlamış. Hakkında biraz araştırma yaptığımda kitaplar yazdığını gördüm, hemen haset ve rekabet kitabını edindim. Anlattıkları o kadar bilgilendiriciydi ki biraz daha bu konu hakkında onu dinlemek/okumak istedim. Video linkini bırakacağım onu da izlemenizi öneririm.

Gelelim kitaba, yazar kitabını akademik cümlelere boğmadan akıcı bir anlatımla kaleme almış, böylece herkesin anlayabileceği bir kitap ortaya çıkmış. Kitap kendi içinde birçok başlığa ayrılıyor ve bu başlıklar kıskançlık, haset, rekabet duygularının üzerinde duruyor. Bu duyguları tanımlama, anlama kendimiz için en doğru şekilde dönüştürebilme gibi konuları içeriyor.

"Ruhumuza tutkuyla pençe atan çetin bir duygudur haset; sahip olunmayan ya da sahip olunmadığı sanılan (güzellik, başarı, zenginlik, ilişki vb.) bir özelliğin bir başkasında görülüp tutkulu bir şekilde arzu edilmesidir."

"Hasete kıyasla kıskançlık, var olanı kaybetme korkusudur."

"Haset yaşandığında umut henüz kaybolmamıştır, çünkü haset kişinin kendini algıladığı gözden düşmüş duruma teslim olmadığının göstergesidir."

"Neden kimi kişiye haset ederiz de kimisine etmeyiz? Çünkü haset edilen kişi aslında gelişimimizin, tamamlanması gereken yönlerini simgelemektedir."

Kitabın içinde bir de günlük hayattan haset ve rekabet konusunda herkesin başından geçen/geçebilecek hikayelere de yer verilmiş. Ben daha çok bu kısımlarda kendimi gördüm. Öğrendiklerimin yanında bir de kendi hakkımda bazı şeyleri fark edip bunları kabul etme özgürlüğüne de eriştim. Eğer öz eleştiri yapabilen biriyseniz bu kitabın size katkı sağlayacağını düşünüyorum. Bir ders kitabı gibi sürekli not tuta tuta okudum.

Bu bakımdan herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum ve herkese tavsiye ediyorum.

"Haz ve keyif alabilme, şükran duygusunun temelini oluşturur. Şükran duygusu da hayata ve insanlara karşı güven duygusunun gelişmesine yardımcı olur." 

"İstek ve arzularını hayata geçirebilen anneler, kızlarının da bunu başarmadaki yolunu açar."


"Duygular bizi iyi ya da kötü insan yapmaz sadece insan yapar. Duygularımızı tanımlayıp farkındalığımızı arttırdıkça, duygularımızın esiri olmaktansa, onları denetlemeyi, enerjilerini kendi yararımıza kullanmayı öğreniriz."

                                                                
                                                               

TEDx konuşması:

https://youtu.be/lWNQ_h6cjfM


Cariyenin Gelini Nurbanu/Kitap Yorumu

                 

Tarih benim için ne der, umrumda değil. Tarih, kalem kimin elindeyse onun hikayesini anlatır. Bugün kahraman ilan ettiğini yarın lanetler. Hain diye damgaladığına, yarın bir bakarsın alkış tutar. Osmanlı'nın benim hakkımda vereceği hüküm de umrumda değil. Venedik'in dediği de,diyeceği de. Ben bahtımın çizdiği yolda yürüdüm. Başka çarem vardı da yapmadım mı, başka yolum vardı da yürümedim mi? Kader rüzgarsa, insan dediğin de önüne kattığı kuru yaprak. Esti mi bir o yana savurur adamı, bir bu yana.
Savrula savrula buralara geldim, bunları yaptımsa suç benim mi? Varsın tarih istediğini yazsın. Osmanlı ne bilirse onu desin. Venedik, maskesiz dolaşamadığına bakmadan varsın beni ayıplasın. Hepsi celladın yağlı urganından, kılıcından, baltasından iyidir. Gerçeği yaşayan bilir. Ben yaşadım. Venedikli Cecilia Baffo'dan Nurbanu doğurdum. Bir cariyeden kraliçe yarattım. Bir sarhoştan  kral...



Yazar: Demet Altınyeleklioğlu
Sayfa Sayısı: 794
Yayınevi: Artemis Yayınları
Moskof Cariye Hürrem'den sonra serinin bir diğer kitabı olan Cariyenin Gelini Nurbanu'yu  da okumak istedim. Muhtemelen diğer kitapları da okurum. Tarihe oldukça meraklıyım ama bu kitabın çoğu kurgusal o yüzden kitap daha çok işin aslı neymiş diye merak ettiyor.

Yazarın anlatımı oldukça akıcı ve kitap insanı içine çeken daha sonra ne olacak diye meraklandıran bir kurguya sahip. Sürükleyici olduğundan kolay okunabiliyor ve onca sayfa bir çırpıda okunuyor.

Biraz da içeriğinden bahsedeyim. Kitap Cecilia'nın Nurbanu olmadan önceki hayatıyla başlıyor. Venedikli asil bir aileden olan Cecilia güzelliği ve zekasıyla ülkesinin, ailesinin ve de genç erkeklerin göz bebeği. Cecilia'nın dans, eğlence ve kahkaha dolu günleri Osmanlı leventlerinin sarayını basmasıyla artık sona erer ve onun için karanlık günler başlar. Bu kısımlarda bol bol Cecilia'nın yurdundan koparılıp bilmediği diyarlara savruluşunun üzüntüsü ve korkusu anlatılıyor. İçinde olduğu bu duruma rağmen Cecilia'nın güçlü ve gururlu karakter yapısı ön plana çıkıyor.
Kitabın hatrı sayılır sayfaları Cecilia ve Barbaros Hayreddin Paşa arasında geçiyor. Hayreddin Paşa öğütleriyle bir baba figüründe burada, daha o zamanlar Cecilia'nın içine telkinleriyle Nurbanu'nun tohumlarını ekmiştir.

Esir güzel kızımız Topkapı Sarayı'na geldiğinde ise onun için bambaşka bir hayat başlar. Dışlanmışlık ve yalnızlık ilk zamanlar burada tek arkadaşıdır. Bu duyguları zamanla aşıp gözünü en tepeye dikince Cecilia günden güne Nurbanu'ya dönüşür. 

Dönemin padişahı Kanuni'nin  kızı Mihrimah Sultanın ilgisi ve Hürrem Sultanın yol gösterip öğütler vermesiyle Nurbanu hiç de niyet edilmediği bir şehzadeye hazırlanır. Aslında daha çok Hürrem kendi elleriyle saltanatına çok dişli bir rakip hazırlar. Tahmin edersiniz ki bu kısımlar bol çekişmeli.

Ⅱ. Selim'den pek bahsedilmiyor kitapta sadece Nurbanu-Selim aşkı anlatıldığında Selim'e yer verilmiş. Selim'in şairane yönü eklenerek bu aşk çok güzel anlatılmış. Bu aşkın aşması gereken pek çok engelden biri de Selim ve Bayezid arasındaki amansız taht savaşı. Çünkü Selim'in kaybetmesi Nurbanu'nun da kaybetmesi demektir. Bu yüzden Nurbanu, Sokullu Mehmet Paşa'nın yardımıyla bu savaşta Selim'in en büyük destekçisidir. Hürrem Sultan ölünce şans onların yüzüne güler, Nurbanu da Selim'in galip gelmesi için elinden geleni yapar ve sonunda da istediğini alır. Tarihe cariyelikten valide sultanlığa erişen ilk kişi olarak geçer.


Cecilia Nurbanu olurken başından geçenleri anlatan okumaktan keyif aldığım tarihî bir romandı. Okumanızı tavsiye ederim.


"Kader kaçmanın yoluydu. Ne yapalım, kader böyleymiş deyip işin içinden çıkılıyordu." (Sayfa 172)

"Yolunu baştan çizeceksin. Seçimini baştan yapacaksın. Ya tutkularını yaklaştırmayacaksın yanına ya da bırakacaksın kalbin, beynin, ruhun, her zerren ihtiraslarının peşinde koşsun. Birinci yol huzur ve sükûnet yoludur. Yürür gidersin. Ardında iz kalmaz. Yaşadın mı yaşamadın mı sen bile anlamazsın. Bir hatırlayan, bir bilen çıkmaz. Lakin ikinciyi seçersen dönüşü yoktur. Yol dikenlidir, yokuştur. Tırmandıkça dikleşir. Her adımda bir tuzak, her köşede tehlike vardır. Bitti sanırsın, yeniden başlar. Başardım dersin, daha yolun yarısında bile olmadığını anlarsın." ( Sayfa 362)


"Özgür olmayı istemek suçsa, neden Tanrı bu insanlara bu çılgın duyguyu vermişti ki?" (Sayfa 599)


"Üzüntü ne zamanı ne dünya ahvalini değiştiriyor." (Sayfa 688)
       

Kendiyle Dost Olmak/Kitap Yorumu


Başkalarıyla ilişkimizde zaman zaman mola alabilir, araya mesafe koyabilir, hatta gerekirse karşımızdakinden tamamen vazgeçebiliriz. Oysa kendimizle ilişkimizde bunların hiçbiri mümkün değildir. Benliğimizle günün 24 saati, yılın 365 günü beraber yaşamak zorundayızdır, son nefesimize kadar. İyi de olsa kötü de olsa bize aittir. O halde bu zorunlu ilişkiyi dostluğa dönüştürmek, daha huzurlu, daha mutlu, daha doygun bir hayat sürmenin anahtarı olarak görülebilir. (Arka Kapak)

               
Yazar: Wilhelm Schmid
Çeviri: Tanıl Bora
Yayınevi: İletişim Yayınları
Sayfa Sayısı: 79

Kendiyle Dost Olmak Wilhelm Schmid'le tanıştığım ilk kitap. Hep aklımın bir köşesindeydi bu kitabı okumak. Sonunda fırsatını buldum. İletişim yayınlarından çıkan kitabın çeviri Tanıl Bora tarfından çok iyi yapılmış dili oldukça akıcı.

Kendiyle Dost Olmak on bir bölümden oluşuyor.


Birinci Bölüm: Kendini sevmek mi kendiyle dost olmak mı?

İkinci Bölüm: Kendini algılamak ve kendini tanıyabilmek
Üçüncü Bölüm: Kendini dert etmek
Dördünü Bölüm: Benliğin duyusallığı
Beşinci Bölüm: Benliğin taşıdığı ruh
Altıncı Bölüm: Benliğin düşünceliliği
Yedinci Bölüm: Kendini tanımlamanın yedi başlığı
Sekizinci Bölüm: Dönüp gelen sorular: Güzel miyim?
Dokuzuncu Bölüm: Mutlu muyum?
Onuncu Bölüm: Doygun bir hayat sürüyor muyum?
Sonuç: Ben'den ne olur?

Bölümlerin başlığından da anlaşılacağı üzere kitabın genel hattı benliğimiz üzerine. Daha sonra benliğin iç dünyasına doğru daha kapsamlı bir yolculuğa çıkıyoruz.


Kitap beni en çok sorularıyla etkiledi. Çünkü soruların bazıları zaten kendimize sormakta olduğumuz, bazıları sormaya cesaret edemediğimiz (her soru bir sorumluluk getirdiği için) sorulardan oluşuyor. Eğer soruları hayatımıza alabilirsek 79 sayfacık kitap sayesinde kendimize bir ömre yetecek kadar cevaplar çıkarabiliriz. Bizi harekete geçirecek bir kitap olduğunu düşünüyorum. Okumanızı öneririm.

"Mükemmelliği aramak, ümit kırıklığına vesileler bulmak demektir." (Sayfa 16)

"Gördüğüm o Ben gibi bir ben olmak istemiyordum pek. Oysa o Ben de benimle alakalıdır." (Sayfa 21)

"Her şeyde bir anlam olması gerektiğine olan ihtiyacımdan kendini kurtaran zihnim, anlamsız şeyler düşünüp belki de o sayede yeni anlamlar keşfedebilir." (Sayfa 49)

"Sebatla temrin yapmak, başarının formülüdür." (Sayfa 33)

Moskof Cariye Hürrem/Kitap Yorumu

 

"Esir pazarlarından Osmanlı haremine uzanan kader yolunda yaşanan dehşet verici günler. Hareme girince kurtulduğunu düşünen bir genç kızın içine sürüklendiği tarifsiz yalnızlık. Amansız bir çile. Aşağılanıp horlanmaktan bıkan güzel cariyenin büyük yemini. Ölümcül kıskançlık ve rekabet."

           Yazar: Demet Altınyeleklioğlu
         Yayınevi: Artemis Yayınları
Sayfa Sayısı: 748 
❃      
                
Moskof Cariye Hürrem kitabının yazarı Demet Altınyeleklioğlu Osmanlı sultanlarını konu eden romanlarına Hürrem Sultandan başlamış.
Hürrem Sultan tarihte yer edinmiş bir karakter. Zekası ve aldığı eğitimle kendini en tepeye taşımış. Seveni de fazla sevmeyeni de. Eh böyle olunca da hakkında doğru-yanlış bir yığın bilgi kitaplarda, internette ve insanlar arasında dolaşıyor. Tarihi romanlara konu olmak açısından eşsiz bir kişi Hürrem Sultan. Nereden geldiği, kim olduğu, ne yaptığı, ne yapmadığı bilinmediği için bu belirsizlikler yazarların hayal gücüne ve kalemine göre şekillenebiliyor. Okuduğum bu romanda bunlar fazlasıyla mevcut.

Kitapta Hürrem bir çok kadını içinde taşıyan bir karakter olarak yazılmış, bu çeşitliliği okumak kitaba olan ilgimi arttıran bir unsurdu. Kitapta Hürrem'in baş belası olan iki şey vardı: Bulunduğu yere ait olamamak ve Şehzade Mustafa. Bu iki konuda Hürrem'e bir yandan üzülüp bir yandan kızarken bulabilirsiniz kendinizi.

 Hürrem Sultanın çocukluğundan başlayarak -burası sayfalarca anlatılmış bir an geri kalanını sayfalara nasıl sığdırdı yazarımız diye düşündüm- Kırım sarayına oradan da Osmanlı sarayına getirişiyle başlıyor.
Sarayda yer edinme çabaları, Mahidevran'la olan olan çekişmeleri, İbrahim paşa ile sessiz savaşları ve tabi ki Hürrem ve Kanuni aşkı yer alıyor kitapta. Sultan Süleyman ve Hürrem aşkı fazlasıyla ilmek ilmek işlenmiş bu kısımları fazla abartılı buldum kitapta yer almasaydı da bir eksiklik olmazdı. Hürrem Sultanın yasak aşkı okumaktan hoşlanmadığım bir bölümdü ama kurgusal bir roman olduğu için belki kabl edilebilir.
Kitabı okurken kurgu olduğunu unutmamamız gerekiyor, tarih öğrenmek amacıyla okunmayacak bir kitap. eğer okunması zor olan kitaplara ara verdiğiniz bir dönemse rahatlıkla bu kitabı önerebilirim. Şimdiden keyifli okumalar.


"Geçmişi unutmak gerekir ki; geleceğinle yaşayasın. Geçmişinle değil, geleceğinle anılasın."

"İnsanlar bugün vardı, yarın yoktu. Hemen unutuluveriyorlardı. Sanki hiç burada dolaşmamışlar, şu kapıları açmamışlar gibi."

Narziss ve Goldmund/Kitap Yorumu



Bu kitapta, çocukluktan beri içimde taşıdığım Almanya'yı ve Almanlık ruhunu bir kez olsun dile getirmek ve onlara duyduğum sevgiyi itiraf etmek istedim -bugün, 'Alman' olan her şeyden nefret ediyorum çünkü.  Hermann Hesse


Yazar: Hermann Hesse
Çeviri: Kâmuran Şipal
Sayfa Sayısı: 318
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları
Hesse'yi bu kez Narziss ve Goldmund kitabıyla keşfediyorum. Yazarın okuduğum üçüncü kitabı. Keşfediyorum diyorum çünkü, okuduğum üç kitapta da bazı benzer noktalar gözüme çarpıyor. Sanırım bunlar Hesse'nin kitaplarına kendinden parçalar kattığı kısımlar. Anladığım kadarıyla Hermann Hesse tam bir doğa aşığı ve yaşamak istediği yer de orası. Aradığı bütün cevapları doğa bulma ümidini okurken birçok kez hissettim. İlk başlarda birbirine benzeyen konuları farklı kitaplardan okuyormuş hissiyatı verse de bu durum üçüncü kitapta yok oldu. Şu an yazarı daha iyi anlayıp daha iyi özümsedim.  Yazarken aktarmak istediklerine daha yakın hissettim kendimi ve Hermann Hesse gözümde büyüdükçe büyüdü, bir kez daha kendisine, kalemine, ruhuna saygı duydum. Mutlaka siz de Hermann Hesse ile tanışmalısınız.

Narziss ve Goldmund romanına gelecek olursam. Yazarımız romanda günlük hayattan örneklerle felsefi ve ahlaki görüşünü anlatmayı ve anlaşılabilmeyi başarmış. Açık ve yalın anlatımıyla kafa karıştırmadan okuyucusuna vermek istediğini aktarıyor, az kelime kullanıp çok şey anlatıyor. Aslında övgüyle bahsettiğim bu güzel anlatım çevirmenin işinde ne kadar iyi olduğunu gösteriyor. Kitabı Kâmuran Şipal çevirisiyle okudum. Cümleler, anlatılmak istenenler en açık haliyle tercüme edilmiş.


Kitabın konusunda da biraz bahsedeyim. Annesiz büyüyen Goldmund, babası tarafından bir ilim insanı olduğuna ve hayatını bu yönde şekillendirip yaşaması gerektiğine inandırılmıştır. Bu sebeple Goldmund kendini Mariabronn manastırında bulur. Onu özüne kavuşturacak olan Narziss ise rahip adaylığına yeni yükselmiş bir öğrencidir. Kendisini akıl ve düşünce insanı olarak görür.

Goldmund yüzünde taşıdığı aydınlık, sevimlilik ve herkesten farklı olduğunu gösteren nişane ile etrafındakilerin ilgisini çeker ama o sadece Narziss'in ilgisinin peşindedir.Derslerde gösterdiği başarılar, Naeziss'le ilim, bilim, din ve felsefe hakkında girdiği hararetli tartışmalar her Narziss'in onun varlığını, aklını fark etmesi içindir.

Narziss bu sevimli dostunun özünde ne olduğunu anlamıştır. Ona göre yanlış yerde olan Goldmund'u kendisini keşfetmesi için onunla türlü konuşmalar yapar. Goldmund canı yana yana sonunda buraya ait olmadığını, ilim insanı olmadığını anlar. Goldmund sanat için doğmuştur. Narziss akıl, Goldmund ruhtur. Bu kısımlarda akılcı kişilik ve sanatçı kişilik farklılıkları, her ikisinin de birbirileri için gerekli olduğu Hermann Hesse'nin hayran bırakan kalemi ve düşünceleriyle bol bol ifade ediliyor.


Goldmund kendini bulmak için manastıra veda eder ve kendisini doğanın kollarına, göçebe yaşama bırakır. Onun için aklından geçirmesi dahi günah olan tüm eylemleri gerçekleştirir. Bu yüzden  Goldmund ikilemde kalmanın acısını bir süre içinde taşır. Yeni aşkları, yeni arkadaşlıkları, yeni yerleri yeterince tanıdığını düşünen Goldmund artık yerleşik hayata geçmeye karar verir.


Yarattığı eserlerde ona ilham kaynağı olacak bir diğer kişi heykeller yapan Niklaus Usta ile tanışır. Onun yanında içindeki sanatçı da ortaya çıkar ve heykeller yapmaya başlar. Büyük başarılara ve övgülere rağmen Niklaus Usta gibi maharetli ama yerinde sayan bir adam olmamak için tekrar göçebe yaşamına döner. Goldmund göçebeliğe tekrar döndüğünde veba her yerdedir. Veba hakkındaki kısımlar, Goldmund'un bu illetle ilgili düşünceleri beni sürekli kitaptan ayırıp günümüze getirdi. Şu an tüm dünya bir virüsle baş etmeye çalışıyor. Dört bir yandan insanlar ölüyor ve henüz bilinen bir tedavisi de yok. Ben belki de kendimi teselli etmek için şöyle düşündüm: Dünyada her zaman kötü olaylar yaşandı, yaşanıyor, yaşanacak ve bu günleri de atlatacağız. En azından buna inanmak istiyorum.


Nerede kalmıştım. Goldmund'un soğukkanlılıkla ölümü bekleyişi yerini yaşama arzusuna bırakırken hissettiği duygular ona acımama neden oldu. Çünkü Goldmund pişmandı. Bulunduğu yerde olmaktan, herkesten uzak kalışından, yaptığı hatalardan, zorlu geçen yıllarından.

Tadamadığı güzel hislerin yokluğu altında ezilmiş ve çareyi eski yaşantısına dönmekte aramıştır ama burada da bulamamıştır. Bir şekilde yolu tekrar Narziss ile buluşur.

Goldmund uzunca bir süre manastırda kalıp yollarda öğrendiklerini, tanıdıklarını, aşklarını ve hep içinde yaşattığı annesini ilham alarak manastır için eserler yaratır. O hep istediği Narziss'in övgülerine sonunda kavuşur. Son kez doğaya kaçıp manastıra geldiğinde ise Goldmund kendisi için öğrenecek şeyler ve tanıyacak insanlar kalmadığını anlar. Bu sefer onun deneyimleri Narziss'e yol gösterecektir. Narziss de bulunduğu yeri dostu sayesinde sorgulayacak ve gözleri kendi içine bakacaktır.


Çok etkilendiğim bir romandı. Birbirinden tamamen farklı iki karakterin ortak bir noktada buluşup birbirlerine olan katkılarını okumak benim için her ikisinden de yararlanıp yeni anlamlar keşfetmekti.


Şimdiden iyi okumalar.



"Tanrı buyrukları tanrının ancak küçük bir parçasıdır. İnsan buyruklardan hiç ayrılmaz, ama yine de tanrıdan fersah fersah uzakta bulunabilir." (Sayfa 38)

"Güneşle ay, denizle kara gibi, biz de birbirimize yaklaşmakla görevlendirilmiş değiliz. Bizler sevgili dostum, güneş ve ay gibiyiz deniz ve kara gibi. Amacımız iç içe geçmek, birbirimize dönüşmek değil, birbirimizi tanımak, birbirimizi gerçekte nasılsak öyle görüp buna saygı duymak, yani birbirimizin ötekinin karşıt ve bütünleyici parçası olduğunu bilmektir." (Sayfa 48)

"Ah, ne olurdu bütün bu yaşam bir kuru "ya-ya" ile parçalanmayıp, ancak her ikisinin ele geçirilmesiyle bir anlam taşısaydı! Karşılığını yaşamdan el çekerek ödemeden yaratmak! Yaratıcılığın soyluluğundan el çekmek zorunda kalmadan yaşamak! Olamaz mıydı sanki?"  (Sayfa 253)

Knulp/Kitap Yorumu






Yazar: Hermann Hesse
Çeviri: Kâmuran Şipal
Sayfa Sayısı: 104
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Hermann Hesse okumaya devam ediyorum. Nobel ödüllü Alman edebiyatının güçlü kalem favori yazarlarımdan oldu. Knulp Hesse'nin okuduğum ikinci kitabı. Bu öyküyü okumasaydım bir eksiklik hissederdim gibi geliyor.

Knulp'u kitap yorumu yapmak için tanıtmam onun karakterinden bahsetmem gerekiyor ama nasıl yapacağımı bilemiyorum. Çünkü Knulp içinde hem her yaştan insanı hem de birçok karakteri barındırıyor. Bilge, aşık, alıngan, gamsız, pişman, kararsız, meraklı, sakin, heyecanlı... Her şey zıttıyla beraber dostumuz Knulp'ta mevcut.

Hikayesine gelecek olursam, Knulp güzel bir eğitim hayatı varken bir sebepten okulunu bırakıp kendini doğaya, günün getirdiklerine vermiş biri. Yollarda olduğu süre boyunca okulda öğreneceğinden çok şey öğrenmiştir belki kim bilir. Ama kesin olan şey meslek sahibi olmuş, hayatını rahatlık içinde yaşayan bir zamanlar sınıf arkadaşı olduğu insanlardan daha çok eğlenmiştir bu dünyada. Bu arkadaşlarıyla ve kendisine yöneltilen yaşam biçimine dair eleştirilerle karşılaşan dostumuz kendini, okuldan ayrılmakla ilgili verdiği kararı sorgulamaya başlar. Dostumuz diyorum çünkü Knulp bir çoğumuzun da ara ara kendine sorduğu soruların cevaplarını ömrünün son günlerine kadar bulmaya çalışıyor.

O cevapları ararken biz de okuyucu olarak Knulp sayesinde çok değerli düşüncelerin varlığından haberdar oluyoruz. Bu kitabı okumanın iki güzelliği var bence. Biri Knulp'un pişmanlığını görüp kendimizi amaçlarımız için sıkı çalışmak zorunda hissetmek, diğeri de şu anki hayatımızdan Knulp'un bulduğu cevaplarla memnun olmak. Knulp bize her şey olacağına varır ne demek bunu hissettiriyor.

Bu ömrü yollarda geçmiş, yollarda sonlanmış kahramanı tanımanızı isterim. Keyifli okumalar.

" 'Bak' dedi Tanrı, 'Senden olduğundan değişik bir insan gibi yararlanamazdım. benim adıma göçebe bir yaşam sürdün, yerleşik insanlara biraz özgürlük özlemi taşıyıp götürme misyonu üstlendin. Benim adıma sersemce işlere kalkıştın, başkalarının seninle alay etmelerine ses çıkarmadın; senin şahsında benimle alay edip bana sevgi gösterdiler. Nihayet sen benim çocuğumsun, benim kardeşimsin, benden bir parçasın; hiçbir zevk, hiçbir acı yoktur ki, senin şahsında ben de yaşamış olmayayım.' "

"İnsanların bu budalalıklarına seyirci kalabilirdi, onlara gülüp geçebilirdi ya da acıyabilirdi, ama onları izledikleri yoldan döndürmeyi doğru saymıyordu."

"İşime geldiği gibi yaşadım hep, elimin altında bol bol özgürlük vardı, ama ben hep yalnız kaldım."

"Acıydı bu yalnızlık ve sadece ilk günlerle sınırlı kalmadı, arada kuşkusuz biraz hafifler gibi olduysa da, o günden sonra bir türlü sona ermedi."





Deniz Kabukları/Kitap Yorumu

                         
"İnsanoğlu bilmiyor, bilmediğini bilmiyor."


Yazar: Üstün Dökmen
Yayınevi: Remzi Kitabevi
Sayfa Sayısı: 164

İçi gerçekçi olamayan, sönük balon misali öz güven inşa etmeye çalışan kişisel gelişim kitaplarından uzak durmaya çalışıyorum. Çünkü bence o kitaplardaki kişiyi karşılayamayınca  gelişelim derken geriliyoruz. (Her anlamda geriliyoruz.) İşte bu noktada nitelikli kitapları bulup okumak çok önemli, neyse ki böyle böyle kitaplardan çok da yoksun değiliz.

Üstün Dökmen Küçük Şeyler serisi adı altında dört kitap sunuyor bize. İlki Deniz Kabukları, ben de bu kitaptan başladım. Yazarını görünce okumak için hiç tereddüt etmedim. Akıcı bir dille yazılmış olması ve içindeki altın değerindeki bilgiler sayesinde hiç bitirmek istemedim. Kitap içinde başlıklara ayrılıyor; her başlık hayatın içinden toplumsal ve bireysel tespitler kulak çeken öğütler, hikayeler, yazarın hayatından kesitler içeriyor. Kulak çeken öğütler dedim çünkü, Deniz Kabukları biraz da bizi kendimizle yüzleştiren bir kitap. Dünyanın bir numarasısın deyip ve  bizi kandırmıyor. 
Kitabın bir de bizden bir isteği var: Hayattaki küçük şeyleri fark etmemizi istiyor ve bunu hayata uygulamamızı.

Ben okurken çok keyif aldım, kesinlikle okunması gereken kitaplardan biri.

"Bu âlemde neyin büyük, neyin küçük olduğu göreceli bir şeydir. Belki de asıl büyük olan şey, görünenler değil, küçük şeyleri görebilme, fark edebilme becerisidir." (Sayfa 29)

"Enstantane küçük bir andır; ama o anı yakaladığınızda, o an ömür boyu karşınızdadır." (Sayfa 32)

"Polyannacılık, kayba uğradığımızda, elimizde kalanları fark etme ve sevinme becerisidir." (Sayfa 37)